| Hans-Lukas Kieser: Doğu Anadolu’da Ulaşılmayan Barış |
|
|
|
Seite 1 von 2 Dogu Anadolu günümüze dek süren iç huzursuzlugun kökeni 19uncu yüzyıla degin uzanmaktadır. Bu yüzyılda Ermeni ve Kürt sorunu başlamış, Alevi sorunu da farklı nitelik kazanmıştır. Tanzimat döneminde Osmanlı devleti çogu Kürt, bazıları da Asuri veya Ermeni olan yerel yönetimlerin yerine Doğu Anadolu'da merkezi sistemi gerçekleştirmeye çalısıyordu, ancak bunu başaramadı. Tanzimat ile, hukuk devleti ve dini eşitlik ilan edildi, fakat Tanzımat, dini ve etnik gruplar arasında önceden varolan hierarşik düzenin bozulmasına ve de özellikle tasrada anarşi ve kin oluşmasına neden oldu. Bunun çeşitli sebepleri vardı. O zamanki (Mekteb-i Mülkiye ögretmeni Andreas Mordtmann'ın deyisle) «‹stanbul effendileri ve paşaları» bölgenin gerçeklerini araştırıp kabul ederek ve varolan şartlara göre bir siyasi sistem oluşturmak yerine, Fransa'nın asırı merkeziyetçi idari sistemini ithal ettiler. Hedefleri: Modern ve güçlü bir devlet olmak, ve kendi iktidarlarını korumaktı. Bu hedef o zamanki Batı devletlerin, özellikle ingiltere'nin çıkarlarına uygundu. Çünkü ingiltere için Rusya ile olan rekabetinde jeostratejik açıdan saglam bir Osmanlı imparatorlugu önemli idi. Rusya Müslüman karşıttı ve yayılmacı bir politika izliyordu. Osmanlı imparatorlugu 18inci ve 19uncu yüzyılda Birinci Dünya Savaşı'na dek Rusya'ya karşı yaptıgı bütün savaşlarını kaybetti. (Tek istisna Kırim Savaşıdır, çünkü bu savaşta Osmanlılar Avrupa'dan çok geniş askeri destek gördüler.)
Bu modern tarih çerçevesinde dogu vilayetlerinde saglıklı ve barısçı bir iç gelisme gerçeklestirilemedi. Aksine, 16ncı yüzyıldan beri bölgesel iktidara sahip olmakla birlikte, padişahı da kabul eden Kürt hükümetleri ve beyliklerinin ortadan kaldırılmasıyla, yani 1830'lardan sonra, o bölge büyük sosyal felaketlere sahne oldu: katliam, zulüm, pogrom, jenosid, tehcir ve bitmeyen sıkıyönetim. Ermeni halkı ve kültürü 1915'ten sonra imha edildi. Kürt kültürüne 1923'ten sonra büyük baskı uygulandı. Resmi olarak «Kürdistan seferi» olarak adlandırılan iç savaş 1830larda başladı ve ancak yüz sene sonra 1938 Dersim harekât ile sona erdi. Bildigimiz gibi bu sona erme geçici idi. 170 yıldan bu yana devlet bölgedeki egemenligini güç ve şiddetle koruyabildi. Fakat ne Tanzimatçı hükümet ne kendisini yeni, modern bir devlet gösteren Cumhuriyet kalkınma, refah ve de huzur getiremedi; aksine, bitmeyen savaş ve sıkıyönetim koşulları insanların emeklerini yok etti. Bildginiz gibi bugün bile birçok yerde en zorunlu gereksinmeler dahi karşılanamıyor. Askeri güçle uzun vadeli huzurun saglanması olanaksızdır. Siyasetin eksikligi, kirli yönetimin izleri ve suçları açıkça kendini göstermektedir. Ama şunu da belirtmek gerekir ki tarih şartlarına göre gerçekleştirilmesi gerekenler hiç de kolay degildi. Modernleşme konusunda daha tecrübeli olan ve ekonomik güce sahip başka bir devlet de bunları başarayamayabilirdi. Avrupa ancak 20nci yüzyılın ikinci yarısında ciddi olarak dini ve etnik çogulculugu demokratik şekilde ögrenmeye başladı. Bu ögrenim son Osmanlı dönemine göre çok daha olumlu şartlarda gerçekleşmektedir. Ve yine de, sizlerin yabancı olarak yakınen bildiginiz gibi, Avrupa bu konularda bütün hedeflerine daha ulaşamadı. Örneğin yabancıların siyasi haklara sahip olmaması gibi. Yüz yıl önce Dogu Anadolu'da yapılması gereken: bölgede saglam bir hukuk devleti oluşturmak, din ve etnik gruplar arasında barışı gerçekleştirmek ve bu çerçevede kalkınmaya ve refaha olanak saglamak olurdu. Bugün yerli hıristiyanların yok denecek kadar az olmasına ragmen söz edecegim gibi uzun vadeli benzer bir perspektif çizilebilir: Bu bölgedeki ülkelerin kalkınmalarını tamamlamaları ve çogulcu siyasi liberallesmeyi gerçeklestirmeleri durumunda, bu devletler arasındaki sınırlar açılabilir ve tıpkı Basel-Alsace-Schwarzwald Regio'su örneginde oldugu gibi serbest dolasım hakkı, sınır ötesi ekonomik ve kültürel isbirligi saglanabilir. Kürt sorunu varolan hiç bir sınır degistirilmeden Kürt Regio'su yaratılarak çözülebilir. Ermeniler ile de bu sekilde yine sınırları degistirmeksizin sınır ötesi bölgesi olusturularak barış saglanabilir ve de Ermenilere geçmiste yaşadıkları topraklar üzerine yine yaşama şans verilebilir. 19uncu yüzyılda ortaya çıkan Dogu Anadolu'nun ıslahatı yani modernleştirilmesi ve barışa kavuşturulması hala gelecegin misyonu dur. Barış ve refah ancak saglam ve demokratik bir cogulcuk içinde dogar, krizden krize giden yarı otoriter ve mafyanın güclü oldugu bir sistem içinde elbette ki degil. Artık Türkiye'nin Cumhurbaşkanı ve İç İşleri Bakanı bile yolsuzluk ve kirli yönetimi ülkenin en önemli problemi olarak ifade ediyorlar. Türkiye'yi tanıyan gözlemciler bunu eskiden beri bilmektedirler. Krizleri bahane edip, yapay gündem yaratarak, kendi varlıklarının ve imtiyazlarının sürekligini saglamayı amaçlayan iktidar sahipleri bugüne kadar yabancı komploları, bölücülük, kürtçülük, Alevi sorunu, islamcılıgı hep birer kriz nedeni gösterdiler ve bu sebeplerle vatanın tehlikede oldugunu yineleyip durdular. Oysa 19uncu yüzyıldan beri asıl problem yönetimdir. Diger söz edilen konular önemli olmakla birlikte, bunlar büyük ölçüde yönetimden kaynaklanan problemlerdir.
Çizdigim bu tabloyu simdi yakından üç başlık altında inceleyelim, özellikle de az tanınan son Osmanlı döneminden söz etmek istiyorum. 1) 19uncu yüzyılda Kürt ve Ermeni sorunun dogusu ve gelişimi 2) Genç Türk hareketi ve Ermeni soykırımı 3) Türk milliyetçilerin idealleri ve gerçekler
1) 19uncu yüzyılda Kürt ve Ermeni sorunun doğuşu ve gelişimi
Kendi emirliklerin kaldırılmasıyla birlikte Kürtler derin ve bitmeyen bir kimlik krizine sürüklendiler. Kendi eski siyasi mirasları - yani kabul ettikleri bir hükümdarlıgın altında kendi bölgesel otonomileri sürdürebilme hakları - hiçe sayıldı. Daha sonra üniter Cumhuriyet'in kurulusuyla kendi kültürel mirasları da tamamen inkar edildi. Tanzimat'la beraber Sünni Kürt öz güvenini bozan ayrı ciddi bir problem daha çıktı: Gayrı müslimlerle Müslümanlar arasında hukuki ve siyasi esitlik ilan edilmesi Kürtlerin günlük yaşamdaki üstünlügünün sorgulanmasına neden oldu. Demek ki Tanzimat'ın getirdigi degişiklikleri Kürtlere çok sey kaybettirdi, fakat hiç bir şey kazandırmadı. Müslüman olmayanların ve Alevilerin durumları farklı idi. Sünnilerin dini imtiyazlarının kaldırılmasını sevinçle karşıladılar: Modern hukuk devletini ve eşitligi haklı olarak kendiler için önemli bir soysal düzenleme sayıyorlardı, dolaysıyla reformlar genellikle büyük ümit ile bekliyorlardı. Fakat ne yazık ki onlar da hayal kırıklıgına ugradılar. Neden? Reformların tatlı yüzü - yani refah, güvenlik ve eşitlik - yalnızca bazı büyük kentlerde az çok kendisini gösterebildi. Tasrada ise genel durum daha da agırlaştı, çünkü eski düzen yerine, beklenen yeni bir düzen gelmedi. Bundan dolayı karmasa ve güvensizlik iyice artı. Bu durumdan en çok zarar görenler Sünni olmayan azınlık grupları idi. Kendi devletlerinin onları koruyamayacagını anladıklarında, sadece hıristianlar degil, Aleviler ve Yezidiler de artık dışarıdan yardım beklediler. Bölgede bulunan misyonerler aracılıgıyla süper devletlerden destek ve koruma istediler. Böylece uluslararası diplomaside Ermeni sorunu, «la question arménienne», dogdu. 1878 Berlin Antlasmasının 61inci maddesi Dogu Anadolu'daki Ermeniler için bir uluslar arası koruma öngörüyordü. Ancak gerçekte hiç bir zaman uygulanmadı. Askeri gücü Kürt emirliklerini yok etmeye yettiyse de, Osmanlı devletin sivil gücü ancak yeni düzeni kurmaya yetmedi. Osmanlı ordusunda görev yapan ve Kürdistan seferine katılan Alman subay Helmut Moltke 1838’de Harput'ta iken şunları yazdı: «Bu zafer yanlızca silahlı olanların degil, binlerce savunmasız kadın ve çocugun da yaşamına maloldu, binlerce yerlesim yeri yıkıldı ve yılların emegi yok oldu. Eger Kürtlerden alınan özgürlüklerinin yeri iyi bir yönetim ile doldurulamazsa, bu zaferin muhtemelen daha öncekiler gibi geçiçi olacaganı düşünmek üzücüdür.» Ne yazık ki Moltke'nin sözleri 20nci yüzyılda hala geçerliligini korumaktadır. Tanzimat'tan sonraki padisah Abdülhamid Kürt krizini kararlı bir İslam birligi politikasıyla çözmeye çalıştı ve bunu, kısmen de olsa, başardı. Hamidiye alayılarının oluşmasıyla olarak birçok Sünni Kürt aşiret yine siyasi, hukuki ve ekonomik imtiyazlarını kazandılar. Kürtler dolaysıyla Abdülhamid'e «Kürt babası», «Bâve Kurdan» ünvanı verdiler. Abdülhamid yerel Sünni liderlerle resmen anlaşarak dogu vilayetlerindeki hakimiyetlerini sürdürürdü. Tanzimat döneminde bile, ilan ettigi kendi prensiplerine aykırı olmasına ragmen, bu anlaşma gayrı resmi olarak yürürlükte idi. Yoksa devlet iktidarını koruyamazdı. Hamidiyeler'den en çok zarar görenler Ermeniler, Yezidiler ve Dersim'in dısında yaşıyan Aleviler idi. Bu dönemde bazı genç Ermeniler tepki göstermeye basladılar. Protestan misyoner okullarında, kendi Ermeni okullarında ya da Avrupa'da batılı liberal egitim gören bu gençler hükümete isyan etmeyi kararlaştılar. Önce 1887'de Cenevre'de, daha sonra da Tiflis'te devrimci dernekler kurdular. Bunlar dogu vilayetlerinde liberal ve sosyalist propaganda yapmaya ve, az da olsa, bazı gerilla faaliyetleri sürdümeye başladılar. «Gavurların» bir İslam devletini protesto eden bu davranışları yerel beyleri ve padişahı son derece rahatsız etti. Abdülhamid bazı Sünni seyhleriyle varolan iliskilerini kullanıp Müslümanları kendi hakları savunmaya çagırdı, derneklerin bu faaliyetlerini bölücü bir Ermeni isyanı olarak nitelendirerek toplumu Ermenilere karşı kışkırttı. Böylece - belki de tam istemeden - çok geniş katliamlara yol açtı. Sonbahar 1895'te birkaç hafta içinde Sünni Kürtler, Türkler ve Çerkesler yaklasık yüzbin Ermeni öldürdü. Katillerin çogu kışkırtılan, bunu kendilerinin varolma mücadelesi olarak algılayan sivil Sünni erkeklerdi. Kurbanların yüzde 99,9 masum, militan siyasete karısmıyan Ermeniler ve de bazı Süryaniler idi. O dönemde İsviçreli (özellikle de Basel'li) bazı doktor ve ögretmenler insani amaçlar ile Ermeni-Kürt bölgelerine, örnegin Sivas, Elazıg, Van ve Urfa'ya gidip hastane, yetimhane, okul ve el sanatlar atölyeleri kurdular. Bu çalışmalarını 1923'e degin sürdürdüler. (Diyebiliriz ki Basel'in o bölge ile iliskisi 105 sene önce basladı.) 1895'te genelde yerel halk devletin destegiyle katliamları yaptıgı için, sosyal bilimler bunları pogrom olarak adlandırmaktadır. Bazı tarihçiler ise bu olayları partial genocide (kısmi soykırım) olarak kabul etmektedirler, ve buna gerekçe olarak da kurban sayısının çok yüksek olmasını ve bölgeler arası organizasyonu göstermekteler. Bu suçu muhalefette bulunan bütün Genç Türkler açıkça kabul etmelerine ragmen, Türk milliyetçileri ise hem 1895 pogromları hem yirmi sene sonraki genel soykırımı 1915'ten sonra inkar ettiler.
|
|||||
Top 10
- Die Anerkennung des Völkermords und die US-Politik
- “Eine tatsächlich Öffnung des türkischen Staates steht noch aus”
- Eyewitness accounts of the Armenian genocide from the Danish archives: Digin Versjin
- Die Kurden und der Völkermord an den Armeniern - Einige Stellungnahmen von kurdischen Politikern und Autoren
- Erika Steinbach und der Zentralrat der Armenier in Deutschland
- Wie in Deutschland das Image eines despotischen Regimes aufpoliert wird
- Gibt es neue Lösungsmechanismen im Karabach-Konflikt?
- Missak Manouchian
- ‘A Fate Worse Than Dying’: Sexual Violence during the Armenian Genocide
- Völkermordleugnung als Normalität
Suche - Search
Termine
19. Mai 2012 ab 17:00 Uhr
Gedenkveranstaltung an die Opfer des Genozids an den Pontosgriechen 1916-1923
Vortrag von Dr. Tessa Hofmann
Ort: Gesamtschule Ronsdorf, An der Blutfinke 70, 42396 Wuppertal
Veranstalter: Kulturverein der Griechen aus Pontos in Wuppertal und Umgebung
19. Mai 2012 ab 16:00 Uhr
Schweigemarsch anlässlich des Gedenktages des Völkermords an den Pontos-Griechen
Start: Wilhelmsplatz 10, 70182 Stuttgart
Ziel: Kranzniederlegung am Stauffenbergplatz am Mahnmal für die Opfer des Nationalsozialismus
Ankündigungsflugblatt der Veranstalter >>
10. Mai bis 24. Juni 2012
„Der vergessene Völkermord“
Austellung mit Aufnahmen, die Armin T. Wegner von der Vertreibung und den Morden an den Armeniern machte
Ort: Mahn- und Gedenkstätte Steinwache, Steinstraße 50, Dortmund
Öffnungszeiten: dienstags bis sonntags von 10 bis 17 Uhr
Eintritt ist frei!
Ohne Kommentar
„Der Zentralrat der Armenier in Deutschland (ZAD) hat den Veranstaltern des Steiger Award eine machtvolle Demonstration der Empörung versprochen“ (ZAD-Info, 15.03.2012)











