| Sarkis Hatspanian: HAYALİ GÖNLÜMDE YADİGÂR KALAN! |
|
|
|
| Sonntag, den 15. Mai 2011 um 11:23 Uhr | |||||
Seite 1 von 2 Yıllar önce yazımın kahramanı hakkında "Bir kısmımız onu Orhan Bakır, bir kısmımız Armenak Bakırcıyan, bir kısmımız Ali Ağa kod adıyla bildi… Hangi isimle bilinirse bilinsin, geçmişte, bugünde ve gelecekte yüreği eşitlik ve özgürlükten yana kardeşçe bir yaşamdan yana atanlar için O, daima hafızalarda yiğit bir komünist, kararlı, sevilen ve unutulmayan bir kişilik olarak belleklerde yerini koruyacak" anlatımıyla özetlenmiş, O'nu gerçekten de bire bir tanımlayan güzel bir makale okumuştum. Orada Armenak'ın insani meziyetleri hakkında olabildiğince bilgi verilmiş olsa da etno-kültürel kişiliği okuyuculara yeterince iletilmemişti diye düşünenlerdenim. İnançlı bir Hıristiyan ve aynı zamanda komünist olan Giritli yazar Nikos Kazantzakis, İsa Mesih'in insani-dünyevi yaşamını anlattığı, Türkçeye "Günaha Son Çağrı" başlığıyla çevrilen ve aynı zamanda tüm Hıristiyan alemini allakbullak eden bir filme de adapte edilen kitabıyla ilgili bir Alman düşünürle yaptığı görüşme sırasında, kendi açısından insanı "inandıkları uğruna adanan bir yaşamın temeline, yani köklerine inerek, ilk bakışta görünmeyen ya da fark edilmeyen yapısal özelliklerin hamuruna katılan mayada aranıp, içinde yanmakta olan ateşin anlaşılırlığına ulaşmakla ancak tanınabilecek bir varlık" olarak tarif ediyordu.Bence Armenak'ın hamuruna katılan maya ve içinde var olan ateşin anlaşılması için, onun köklerine, yani Sasun'un sarp kayalıklarına, kutsal Andok, Maratuk dağlarına, ezgiye, baskıya, zulme, hıyanete karşı Ermeni insanının destanlara konu olmuş direnişlerine, kendi topraklarında özgürce yaşama arzusunu gerçekleştirme amacıyla yakılmış bilinen-bilinmeyen ateşlerine ulaşmak gerekiyor. Öyleki, gelin isterseniz Silvan'dan Diyarbakır'a göçen bir Ermeni ailesinin 7 çocuğundan dördüncüsü olarak 1953'te doğan yiğidimizin, 1972 yılında mahkemeye başvurarak değiştirmek zorunda kaldığı asıl adından başlayarak onu daha yakından tanımayı deneyelim. Doğduğunda, babası Cano'nun aslı Sasun'un Aharonk köyünden çok yakın bir arkadaşı ona "gel bu çocuğa köylüm Armenak'ın adını ver de, sadece 44 bahar yaşayabilmiş yiğit fedayimizin adını onun şahsında yaşatalım" demiş. Böylece O, Ermeni tarihine Hrayr (Ateşadam) ve Tjokhk (Cehennem) takma adlarıyla geçmiş, 1860'ta Batı Ermenistan'ın Daron bölgesinin Sasun nahiyesine bağlı Aharonk köyünde bir papaz ailesinde dünyaya gelip yaşamış, Muş'un Surp Garabet Manastırındaki Ruhban okulunda okuyup mezun olmuş, bölgenin Ermeni okullarında öğretmenlik yapmış, aydın kişiliği nedeniyle daha 20 yaşındayken Muş Ermenilerinin önemli liderlerinden biri olarak halk tarafından tanınmış, ama aslen Sasun halk direnişlerinin örgütleyicilerinden Sosyal Demokrat Hınçak Partisi'nin devrimci önderlerinden Mihran Damadyan ve Medzn Murad (Hampartsoum Boyacıyan) ve hatırı sayılır fedailerden (1) Ağpür Serop, Kevork Çavuş ve Antranik Ozanyan'la omuz omuza döğüştüğü için 1894 ve 1904 Sasun direnişlerinin en önemli isimlerinden biri olması, yaşamının noktalandığı Gelieguzan köyünü kuşatan Türk ve Kürt güçlerine karşı eşitsiz bir kavgada son kurşununa dek döğüşerek şehit olduğu için hakkında kahramanlık şiirleriyle devrimci şarkılar yazılıp söylenen, gerçek adı Armenak Ğazaryan olan can fedainin ismine layık görülmüş işte! Armenak'ın tüm bacı ve kardeşlerinin nüfusta yazılı olanlar değil ama gerçek adları da yine Sasun direnişlerine katılmış halk fedaileri ve onların analarıyla eşlerinin anısını yaşatmak amacıyla verilmişti. Öyleki, "T.C." nüfus kayıtlarına Meryem, İbrahim, Süslü, Adnan, Kenan, Semra olarak geçen bu insanlar gerçekte Mariam, Abraham, Sose, Arman, Keğam ve Sima adlıdırlar. Eğer günlerden birgün Armenak Bakırcıyan'ın biyografisini kitaplaştırma çalışmasında bulunma niyetli bir araştırmacı ortaya çıkacak olsa, biri 1904, diğeri 1980'de şehit olan her iki Armenak'ın yaşam hikayeleri ve kaderlerinin birbirine şaşılacak derecede benzediğini de mutlaka görecektir. Hapisten kaçırıldıktan sonra, işler istendiği gibi gitmemiş, o koşullarda dört kişiyle yolculuk yapılamayacağından mecburen ayrılmışlardı. İlk durağı İstanbul oldu, orada bir Ermeni dostunun anası gilde, yeni bir kimlik getirilene kadar bekledi. Sonra birlikte yolculuk yapacağı Dersimli yoldaşıyla Diyarbakır'a gitmek üzere yola çıktılar. Onlarca kontrolden geçip, 2 yerde zorunlu aktarma yaptıktan sonra doğup-büyüdüğü şehre varmışlardı. Oradan Ergani'ye gitmek için daha önceden bildiği bir tanıdık kamyoncunun yardımıyla gece geç vakit yola düştüler. Bu arada açlıktan başlarına ağrı girmişti ama bulundukları kamyonun da Ergani'ye varmasına çok az kalmıştı. Şoför kim olduklarını bilmese de çocukluk arkadaşı Ermeni Khaço'nun yakınları olduklarından onların da fılla (2) olduğunu tahmin edebiliyor ve kanunla sorunları olduğu besbelli bu insanları gün ağarmadan Khaço gile ulaştırması gerektiğini de iyi anlıyordu. Armenak'la Alişan Ergani'de 2 gün kaldıktan sonra, askerpolis-jandarma birçok tehlikeli arama-tarama zincirlerini zarar-ziyansız atlatarak Dersim'e, Nazımiye'nin (3) Khodik (4) köyünde onları bekleyen Ali Haydar'lara ulaşabilmişlerdi. Orada, bölgeyi çok iyi tanıyan güvenilir bir dostlarından "Hapisten kaçmış olan Armenak'ın fotolarının tüm jandarma ve polis karakollarına dağıtılmış olduğu ve çevre köylerde onlara yataklık etmeye kalkışanların da terorist muamelesine tabi tutulacakları" yönünde çok geniş bir propaganda yapıldığını öğrendiler. Ona, Pülümür - Kırmızıköprü- Günceler (5, 6, 7) muhtarlığından alınmış sahte bir kimlik kartı vermişlerdi, bu kartta kayıtlı olan sicil numarasının karşısındaki haneye 427 yazılmış olduğunu görünce yüzünde bir tebessüm belirmiş, geçmişine gitmişti. Diyarbakır Cumhuriyet İlkokulu'nu bitirdikten sonra orta ve lise öğrenimini edinmek için geldiği İstanbul'un Üsküdar mahallesinde bulunan Surp Khaç Tıbrevank'a kayıt olduğu 1966 eylülünde, okul sekreteri Baron Zare'nin kendisini "427 No'lu talebemiz oldun" diyerek kutladığı o ilk gününü anımsamış ve biri kalkıp da ona, 'çok yıllar sonra aynı okul numarasıyla sahte bir kimlik kartı taşıyacağını' ona söylese de, böyle birşeyin insanın aklının ucundan bile geçirilemeyecek "kaderin bir cilvesi" olması haline şaşakalmıştı. 6 yılını yatılı olarak geçirdiği sevgili okulunda suyu, ekmeği, tuzu, yatak-yastığı, iyi ve kötü tüm günlerini paylaşmış olduğu sınıf arkadaşlarını hatırlayıp, onları bir-bir gözünün önüne getirdi. 2 Hagop, 2 Krikor, 2 Zakar, 4 Garabet, Nubar, Khaçik, Panos, Muşeğ, Khosrov, Bedros, Hovsep, Sarkis, Lutfik, Gülbenk, Nuran, Hayk, Donik, Avedis, Stepan, Vartkes, Stepanos, Masis, Sahak, Zadik, Emran, Yaşar-Serop ve Aydın'la yaşadığı bu eşsiz "Communard cenneti" yıllarında tanışmış olduğu devrimci fikirlere gönül vermesi sayesinde komünist olmasını işte "çeliğine su verildiği" o güzel günlere borçlu olduğunu da düşünmeden edemedi. Diyarbakır'da bitirdiği Cumhuriyet İlkokulu sonrası Armenak, İstanbul'da yatılı okul olan Surp Khaç Tıbrevank’ta okuyor. Burası, Lozan Antlaşmasına inat Anadolu’dan getirilmiş Ermeni çocukları ruhban olarak yetiştirmek amacıyla tam da kendi doğmuş olduğu 1953'te kurulmuş, tabir-i caiz ise 1915 sonrasını anımsatan bir nev'i "toplama yurdudur". Amaçlandığı üzere ruhban yerine çok miktarda solcu yetiştirmiş olan Surp Haç Tıbrevank Ermeni Okulu talebelerinin devrimci fikirlere gönül vermesinin temelinde, 1915 artığı olarak kalakalmış, hayatın her tür sillesini yemiş, Ermeni kimliğini sanki bir suçmuş gibi taşımış, ezilen, horlanan, yoksul Anadolu insanlarının çocukları olması yatar. "T.C." '68 Kuşağı' denen devrimci gençlik hareketiyle çalkalanıyorken, bu kuşağın en önemli figürlerinden birinin Tıbrevank sıralarından büyükleri Garbis Altınoğlu olmasının oynadığı rol da çok önemlidir. Anadolu’dan getirilmiş Ermeni çocuklardan birçoklarının Tıbrevank'ta devrimci gençlik hareketleriyle tanışmasında, 12 mart döneminin devrimci kadrolarından Garbis Altınoğlu'nun manevi etkisinden sonra, Armenak'ın kendisinin de mezuniyetini takiben militan bir devrimci olarak devam eden Tıbrevank bağlarıyla örgütleyici ve politize edici rolü büyük olmuştur. Tıbrevanklı gençlerin o yıllarda ülkeyi saran devrimci hareketler içinde özellikle TKP/ML-TİKKO'ya sempati duymalarında ise, herhalde onun kurucusu İbrahim Kaypakkaya'nın ser verip sır vermeyen bir yiğit olmasından öte, Türkiye solunun 50 yıllık İttihatçı damarından radikal biçimde ayrılan, Kemalist ideolojinin ırkçıfaşist özünü çırılçıplak teşhir eden, gayrı-Müslim halkların kanlı tasfiyesi ve farklı kimliklerin inkarı üzerine kurulmuş Türk-Müslüman hakimiyetini sorgulayarak ezilen ulus ve azınlıkların özgürlüğü için mücadele bilincini de yükselten bir önder olması belirleyici olmuştur. Tıbrevank, "T.C." tarihindeki Ermeni gerçekliğini anlayabilmek açısından bir milattır. Tıbrevank'ın öyküsünü öğrenmek isteyen herkes, 1915 felaketinin ardında bıraktığı facianın da canlı şahidi olabilir. Elinden herşeyi çalınmış bir ulusun mucizeyle "hayatta kalanlarının" yine kendi toprakları üzerinde, ama bölük-pörçük, üçü burda-beşi orda, bir o kadarı da beri tarafta yaşasalar bile, uğratıldıkları akılalmaz soykırımını gerçekleştirenlerin arasında yaşıyor olmalarının üzerlerinde bıraktığı tarif edilmesi zor etkilerle, asıl doğa ve yapılarını neredeyse tamamiyle yitirip, tümden başkalaşmış evlatlarıyla karşı karşıya kalınan bir gerçek ortaya çıkmıştır. Anadilinde eğitim görme olanağından yararlanmak için her yaz Anadolu'nun dört bir yanına giderek, kaybolmakta olan soydaşlarını arama, bulma ve onların erkek-kız çocuklarını İstanbul'a getirerek Ermeni okullarında okumalarını sağlamak amacıyla ter dökenlerin kervanına Armenak da katılmıştır. 1966-1972 yılları arasında, Diyarbakır'daki Ermeni Kilisesi papazı Der Giragos'un değerli yardımlarıyla Siirt, Şırnak, Urfa ve Mardin civarında dolaşarak kader ortağı olduklarından yüzlerce Ermeni'ye ulaşabilmiş, sayısız çocukların İstanbul'a getirilip Ermenice eğitim almalarını sağlamıştı. Tıbrevank'a kayıt olduğu 1966'da okul müdürlüğüne başlayıp, mezun olduğu 1972'de müdürlükten ayrılan hemşehrisi Mıgırdiç Margosyan'ın edebiyata düşkünlüğüne özenmesiyle, onun okul kütüphanesinde ne kadar kitap varsa okumasını da getirmişti. Okumak onun için aynı hava, ekmek, su gibi bir ihtiyaç demekti, sınıf arkadaşları gibi futbol, voleybol, basketbol türü oyunlara pek ilgisi yoktu, ama çok severek, büyük bir haz duyarak satranç oynuyordu. 1963-1969 yılları arasında dünya satranç şampiyonu olan Dikran Bedrosyan, o dönem doğal olarak tüm dünya Ermenilerinin gurur kaynağı olup, özellikle genç neslin satranca ilgi duymasına da sebep olmuştu. O yıllardan itibaren Tıbrevank talebelerinden birçoğunun değişik yarışmalarda şaşılası başarılara ulaşması ve ülke çapında satranç şampiyonları vermiş olması, hele hele o gençlerin kırsal alanda yaşayan, köylü kökenli ya da zanaatkâr ailelerin çocukları olması öyle kolayca açıklanır, anlaşılabilir birşey değildi. "Formu bir oyuna benzeyen satranç, aslında sanat içerikli ve sporda yenme arzusunu zafere dönüştürme azmini geliştirmeye yarayan bir araçtır" sözleriyle bilinen Dikran Bedrosyan'ın izinden yürüyen Gary Kasparov, Levon Aronyan gibi diğer dünya şampiyonlarımız da zamanla Virtüoz Maestro'nun sözlerini doğrulamışlardı. Armenak, zekasını kullanarak binbir beladan başını kurtarmasında satrancın yadsınmaz rolünü çok iyi bildiğini en yakını gördüğü birkaç arkadaşıyla paylaştığı anılarında itiraf etmişti. Okulda, anadilini öğrenme sayesinde çoğu 1915'te ölüme gidip-gelmeyen Ermeni şair ve yazarların eserlerini de okuma şansına sahip olmuş, Ermenice ve Edebiyat dersleri öğretmenleriyle o kayıpların acı kaderi hakkında sohbet ediyor, böylece "sakıncalı" konulara giderek artan ilgisi karakterinin oluşmasında da oldukça önemli bir rol oynuyordu. Sessiz, sakin halini aslında sönük sanılan bir volkana benzetmek daha doğru olurdu, ateş dışarı fışkırıp, lavını dökmese de, onun içinde, yüreğindeydi ve devrimci yaşamının en doruğuna, dağlara çıktığı dönemlerde kendini mutlaka gösterecekti. 1993 yılı Mayısında, Karabağ halk direnişine çok değerli katkılarda bulunmuş ve savaş nedeniyle yerinden yurdundan edilmiş insanlarımıza insani yardım ulaştırmak için sıradan bir insanın yapabileceğinin çok üstünde emek ve çaba sarfetmesini fazlasıyla takdir ettiğim, 47 yaşındayken aniden vefat eden Varujan Karian adlı Zaralı çok değerli bir arkadaşımın cenazesine katılmak için Los Angeles'e gitmiştim. O zamana kadar yurtdışında görmüş olduğum tüm cenaze merasimlerinden en kalabalık olanına katılırken, yaşadığı toplumda bu kadar sevilmiş-sayılmış olan insanımızı son yolculuğuna uğurlarken, anısına saygı anlamında yaptığım konuşmada, başkalarının dert ve acılarını gönüllü omuzlayarak, yürekten paylaşmaya adanmış bir yaşama paralelde bulunmak için verdiğim bir örnekle O'na atıfta bulunup, "13 sene önce yine bugünlerde yitirmiş olduğumuz Ermeni halkının yiğit evladı Armenak Bakırcıyan'ın ruhu için de dua edelim" deyivermiştim. İkindi vakti Ermeni kilisesi salonunda verilen cenaze yemeğinde, kim olduğunu bilmediğim yaklaşık 40 yaşlarında bir bayan bana yanaşıp çok gizli birşey söylercesine pek usulce "Söylemesem çok rahatsız olacağım bir şeyi size bildirmek istiyorum. Okul arkadaşınız olduğunu konuşmanızdan öğrendiğim Armenak'ın sevdiği kız, benim Oregon'da yaşayan ağabeyimin bundan bir yıl önce acı bir kazada kaybettiğimiz kızıydı. Zamanında Armenak üniversite öğrencisiyken, yeğenime özel dersler verirken birbirlerini sevmiş olduklarının belki de tek şahidiyim. Ayrıca bize satranç oynamayı, düşünmeyi, kitap okumayı, herhangi bir konuda görüş bildirmeyi de ondan öğrendik diyebilirim. Amerika'ya göç ettikten sonra bile yeğenim onu unutamıyor, biri diğerinin ardından ne yazık ki hep cevapsız kalan mektuplar yazıp yolluyordu, vurulduğunu çok geç öğrendiğinde ise karalara bürünmüş, uzun zaman yaşayamadığı aşkının yasını tutmuştu" diye hüzünlü bir heyecanla anlattıklarına bir de gözleri yaşla dolu "Bugün burada gördüğünüz, memleketlerinden kovulmuş olarak yaşayan hep hor görülmüş, ezilmiş, bin bir hakaret ve tacize uğratılmış, vurulup kolu kanadı kırılmış olduğu için de pısırık, korkak, ürkek, edilgen bir karakter sahibi olmaya itilip-zorlanmış Anadolu'dan göçme bu Ermeni toplumu, şimdi anavatanı Ermenistan ve Karabağ'ın var olması için çalışmış insanlarından birini bu denli sevip de saygılarını görkemli bir merasimle bildirme noktasına gelmişse eğer, inanın tüm bu insanların bilinç altında Armenak ve Armenak gibi yiğitlerimiz yatmaktadır" sözlerini de ekleyince bu kez duygulanıp gözyaşlarımı tutamayan ben olmuştum. Armenak, yeryüzünün iki ayrı ve birbirinden çok uzak kıtasında yaşayan 2 Ermeni yüreğinde aynı gurur ve acıyı var edebiliyorsa eğer, yarınlarda 2 milyon insanımızın bilinç altında var olanı da pekâlâ bilince çıkarabilirdi kuşkusuz ! |
|||||
Top 10
- Die Anerkennung des Völkermords und die US-Politik
- “Eine tatsächlich Öffnung des türkischen Staates steht noch aus”
- Eyewitness accounts of the Armenian genocide from the Danish archives: Digin Versjin
- Die Kurden und der Völkermord an den Armeniern - Einige Stellungnahmen von kurdischen Politikern und Autoren
- Erika Steinbach und der Zentralrat der Armenier in Deutschland
- Wie in Deutschland das Image eines despotischen Regimes aufpoliert wird
- Gibt es neue Lösungsmechanismen im Karabach-Konflikt?
- Missak Manouchian
- ‘A Fate Worse Than Dying’: Sexual Violence during the Armenian Genocide
- Völkermordleugnung als Normalität
Suche - Search
Termine
19. Mai 2012 ab 17:00 Uhr
Gedenkveranstaltung an die Opfer des Genozids an den Pontosgriechen 1916-1923
Vortrag von Dr. Tessa Hofmann
Ort: Gesamtschule Ronsdorf, An der Blutfinke 70, 42396 Wuppertal
Veranstalter: Kulturverein der Griechen aus Pontos in Wuppertal und Umgebung
19. Mai 2012 ab 16:00 Uhr
Schweigemarsch anlässlich des Gedenktages des Völkermords an den Pontos-Griechen
Start: Wilhelmsplatz 10, 70182 Stuttgart
Ziel: Kranzniederlegung am Stauffenbergplatz am Mahnmal für die Opfer des Nationalsozialismus
Ankündigungsflugblatt der Veranstalter >>
10. Mai bis 24. Juni 2012
„Der vergessene Völkermord“
Austellung mit Aufnahmen, die Armin T. Wegner von der Vertreibung und den Morden an den Armeniern machte
Ort: Mahn- und Gedenkstätte Steinwache, Steinstraße 50, Dortmund
Öffnungszeiten: dienstags bis sonntags von 10 bis 17 Uhr
Eintritt ist frei!
Ohne Kommentar
„Der Zentralrat der Armenier in Deutschland (ZAD) hat den Veranstaltern des Steiger Award eine machtvolle Demonstration der Empörung versprochen“ (ZAD-Info, 15.03.2012)











