|
Aydın üretme konusunda neredeyse dünyanın en geri kalmış ülkesiyiz. Böylesi totaliter bir devlete karşı halkın çıkarlarını kendi canını hiçe sayarak savunan ve düşündüklerini tüm sembolik ve fiziksel şiddet türlerine rağmen ifade etmekten kaçınmayan aydınların bu topraktan çıkmasını mucizevi bir şeymiş gibi karşılıyoruz ve bizim körleşmiş cesaretlerimizi bizim yerimize de konuşarak dirilten bu insanları yine kendi ellerimizle yok ediyoruz. Bizim için ölmeleri bizi daha çok onurlandırıyormuş gibi ancak onlar öldürüldükten sonra silkelenip kendimize gelebiliyoruz. Kahraman mitlerine sığınıp onların hikayeleriyle yaşıyoruz. Hikayesiz hiçbir işe yaramadığımız için bu bize iyi geliyor. Ta ki onların yokluğunu başka hiçbir kalabalığın ve hiç kimsenin dolduramayacağını anlayacağımız bir an’a kadar.
Hrant Dink bu toplumun görebileceği en büyük aydınlardan biriydi. Tek kabahati, geleneğinde aydın suikasti bulunan bir devlete karşı kendi halkının başına gelen felaketin hesabını sormaktı. Hem de tek kelime hakaret etmeden ve dilin ve üslubun tüm inceliği ve zerafetiyle.
Sürekli “neden bizim Sartre’miz, Ghandi’miz, Tolstoy’umuz yok diye dövünüp durmanın da bir anlamı yok. Batı devletlerinde aydınlar bizzat devlet erkanı tarafından korunur ve kollanır. Bizim aydınlarımız devlet tarafından katledilmeyi göze alarak yola çıkar. Burada önemli olan soru, “bizim neden hiç aydın siyasetçilerimizin olmadığı” sorusudur. Sartre, Cezayir’de olanlar için Fransa hükümetini taşa tutarken dönemin başkanı De Gaulle “Ben Sartre’ı tutuklayamam, Sartre Fransa’dır” der. Bizdeki hangi devlet reisi böyle bir sözü söyleyebilecek kadar evrensel görüşlüdür? Hrant hakkında “Türklüğe hakaretten” dava açıldığında AKP hükümetinden hangi şahsiyet (başbakan demedi, demez, en azından ona karşı, ona rağmen) Hrant’ı azmış milliyetçilikten kurtarabilmek adına “Hrant Türkiye’dir” diyebilecek kadar hassas bir ruha sahiptir? Tarih gösterdi ki, hiçbiri.
Bir cinayet düşünün ki, etraftaki herkes bu cinayeti bilsin fakat hiç kimse ölecek olan kişiye “Dikkat et, seni öldürecekler!” diye bir uyarıda bulunmasın. Marquez’in “Kırmızı Pazartesi” adlı romanında, baş karakter Santiago Nasar, o gün iki erkek kardeş tarafından öldürülecektir. Kardeşler, ellerine aldıkları koca bıçaklarla tüm kasabada “Santiago’yu öldüreceğiz” diye dolaşıp işleyecekleri cinayeti herkesin kulakları dibinde haykırırlar. Fakat kasaba halkı bu olayı bir türlü ciddiye almaz. Ciddiye alan bir ya da iki kişi de bir türlü Santiago’ya ulaşamaz. Romanın sonlarına doğru bir kişi Santiago’nun evinin kapısının altından ona bir not ulaştırır: “Dikkat et Santiago Nasar, seni öldürecekler!” Gelin görün ki Santiago bu notla karşılaşmaz bile. Son sahnede herkesin kıyıdan kasabaya doğru yürüdüğü bir an’da, tüm kasaba o gün öldürüleceğini bildiği Santiago’nun kendi evinin önünde barbarca doğranıp katledilişine tanık olur. Marquez’in eşsiz anlatımı ve tekniği ile, cinayetin suçluları ya herkes olur ya da hiç kimse. Çünkü bütün kasabayı nerden geldiği bilinmeyen bir körlük ve dilsizlik kuşatmış gibidir. Olacağı varsa olmuş, öleceği varsa ölmüş bir kahraman vardır karşımızda: Santiago Nasar.
Bu olayın Hrant Dink cinayeti ile tuhaf bir benzerliği var. Trabzon emniyetinde kulağı bu cinayet ile delinmemiş tek kişi yoktur nerdeyse. Jandarmadan yazılar savcılıktan fakslar uçuşur ortalıkta. Lakin hiç kimsenin aklına ya da vicdanına “Dikkat et Hrant Dink, seni öldürecekler” diye bir uyarıyı Hrant’ın kapı altından göndermek gelmez.
Bırakın bu işi o insanların vicdanlarına bırakmayı, bu uyarıyı yapmak onların tamamen görevleri olmasına rağmen bunu yapmıyorlar. Bir polis güvenliği sağlamayacaksa onun varoluşunun anlamı nedir? Basın açıklaması yapanlara jopla dalan, Kürt çocuklarının üzerine toma’larla giden, depremzedelere biber gazı sıkan emniyet görevlileri “biz emir kuluyuz, görevimizi yapıyoruz” derken, yaptıkları her türlü zorbalığı “emre itaat”e bağlayıp vicdani boşalmaya soyunurken, Hrant’ı uyarmamayı, bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşını korumamayı, onun katledilişini engellememeyi hangi “emre itaat”e dayandırıyorlar çok merak ediyorum.
Santiago Nasar’ın cinayetinde “aldırmamazlık”ın körleştirdiği sosyal psikolojiyi modern zamanlara, bireyselleşmeye, “elden ne gelir”lere, kadere veya olması gerekliliğe bağlayıp tüm fatalizm ve sosyalbilim çabalarını sarfedip anladığımızı vasayalım. Buradaki söz konusu bireyler, herhangi bir olayın kendilerine bulaşmasından korkan ve hayatlarını sessiz sedasız geçirmek istemeyen tipler. İyi de, giydiği üniforma ve aldığı maaş ile tüm amacını bireylerin can ve mal güvenliğini devlet adına korumakla mükellef kılan polislerin, o gün öldürülecek olan Hrant Dink için hiçbir şey yapmaması mahkeme heyeti adına hiçbir anlam taşımıyor mu? Demek ki mahkeme heyeti de emir kulu. Onlar da suçlu olarak yasaları gösteriyorlar. O halde yasalar da emir kulu. Yani Hrant’ı tüm milliyetçi kalpazanlara hedef gösteren gazete editörleri, tv muhabirleri, olayı bilen savcılık makamı, polisler, jandarma ve istihbaratçılar, ardından delilleri saklamak için canla başla mücadele edenler, katil ve azmettiricileri ve son olarak olayda örgüt bağlantısı yok diyen mahkeme heyeti ve öyle yorumlanmak zorunda olan bütün ırkçı yasalar hepten emir kulu.
Geriye suçlu olarak kalan tek kişi Hrant. Bunca aymazlığın ortasında “kendini öldürtmek için yılmadan mücadele veren biri” kalıyor elimizde. Sen misin bu ülkeyi demokratikleştirmek isteyen, sen misin toplumun milliyetçi hassasiyetiyle, ırkçı duygularıyla oynamaya ve bunca yıldır damarlarında taşımış oldukları asil kandan hesap sormaya yeltenen!
II. Dünya Savaşı boyunca Hitler yanlısı bir politika izleyen zamanın hükümeti, faşizmin savaşı kaybetmesine yakın bir zamanda (7 Eylül 1944) Avrupa’ya ve ABD’ye yaranabilmek için göstermelik bir yargılama ile siyaset veya sanat arenasında sivrilen bazı ırkçıları mahkeme karşısına çıkardı. Bunların arasında henüz genç bir subay olan Alparslan Türkeş de vardı. Mahkemenin “düşünceleriniz fazlasıyla ırkçı” diye suçladığı Türkeş’in, savunmasını yaparken “Bizim kışlalarımızda, Yüksek Mahkemeniz de takdir buyururlar, ‘Bir Türk on düşmana bedeldir.’ , ‘Bir Türk dünyaya bedeldir.’ gibi Atatürk tarafından ifrad edilmiş vecizeler asılı durur. Bu üstünlüğü okullardan başlayarak, bütün askeri hayatımda bana öğretmenlerim, kıtalarda komutanlarım ve generallerim daima tekrarlamışlar, telkin etmişlerdir” dediği bilinir.
Aslında Türkeş kendini savunurken farkında olmadan gelinen noktayı da özetliyor. Hem bana en büyük sensin, aksini söyleyenler vatan hainidir diye eğitim verin yıllarca, hem de ben bunları söyleyince beni ırkçılıktan dolayı suçlayın. Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu demezler mi adama. Hrant özelinde işlenen bu ırkçı cinayetin temelini bir iki şuursuz ile sınırlandırma kararı, yargının hiç çekinmeden bir kez daha gayrimüslimlerin hukukunun üzerine bastığının kanıtıdır. Hiçbir şey umurlarında değil. Canları nasıl isterse öldürebildikleri gibi, öldürenleri de canları nasıl isterse cezalandırmıyorlar. Bunların gücü hala sadece ölülere yetiyor. Yine cezalandırılan Hrant Dink oldu. Ellerinden gelse, zavallı bir çocuğu katil ettiğinden, emniyet güçlerini oyalamaktan ve toplumda huzursuzluk çıkarmaktan Hrant’ın ölüsünü bile mahkum ederler. Çanakkale’de uçan evliyalara inananlar bu kararı neden saygıyla karşılamasın ki?
İlkokul öğrencilerini Ermeniler’i Türk köylerini yakmakla suçlayan genelkurmayın hazırladığı belgesellerle hipnotize eden bir ülkeden söz ediyoruz. Sen hem koca bir halkı Anadolu’dan mezar isimlerini yağmalayıncaya değin sil (ki, Türkler ve Kürtler olarak bu kanın mümessiliyiz), Anadolu’da inşa ettikleri tüm kültürü yok et, kentleşmenin, tarımsal üretimin, sanatsal ilerlemenin neredeyse tamamını elinde bulunduran böylesi zengin bir Ermeni birikiminin üzerine zoraki Türk-Kürt dünyası kur, hem de nesiller boyunca hala onları ihanetle, olayları abartmakla, mağdur olanın tamamen Türkler olduğunu savunan (Kürt siyasal hareketi bu kıyımla yüzleşti ve yüzleşmeye devam ediyor) birbirinden gerzek yüzlerce bilimsel tezler sunarak toplum önünde hala Ermeniler’i suçlu olarak göstermeye çalış. Neredeyse bütün Anadolu Türk gençliği bir kez olsun görmediği Ermenistan’a ve tüm Ermeniler’e düşman büyüyor. Bizzat devlet eliyle üretilen ırkçı düşünceden daha tehlikeli ne olabilir ki? Ork istilası ya da nükleer facia mı bekliyoruz?
“HALA ADALET İSTEYENLER VAR”
Mahkeme örgütsel bir suç yok dedi. Mahkemeler bunu demek için var. Yüzyıldır katliamların ardında kalan kemiklerin üzerini kumla örtmek hep mahkemelere kalmıştır. İşleri çok zor. Davadan sonra hakim “sonuç beni de rahatsız etti” diyor. Savcı, “örgüt de var delil de var ama mahkeme incelemedi” diyor. Durmadan konuşup kafamızı karıştırmak istiyorlar. Olayların arkasında hiç anlayamayacağımız bir gücün olduğuna inanmamızı istiyorlar. Tıpkı Santiago’nun ölümü gibi Hrant’ın ölümünü de bir çeşit “kader”e bağlamamızı istiyorlar. Samanyolu seyir kuşağı için bu başarılı bir yöntem olabilir. Lakin neyse ki bu ülkede hala adalet isteyenler var.
Örgüt devletin ta kendisidir. Öyle derin devlet falan deyip düşmanı kutsallaştırmaya gerek yok. Bu cinayet herkesin gözünün önünde, yüzeyde, kaldırımda, her gün yürüdüğümüz bir caddede, Cuma günü, onca emniyet görevlisinin bilgisi dahilinde, Hrant’a bir tek koruma tahsis etmeyen hükümetin umursamazlığının ve arsızlığının tam ortasında işlendi. Karadeniz’den bir saman adam, toplumun bütün ırkçı hıncını gelip Hrant’ın üstüne dört mermiyle boşalttı. Türkeş’in 1944’teki savunması ile Samast da pek ala kendini savunabilir: “Bana Türkler dünyanın efendisidir, Bir Türk dünyanın efendisidir diyen sizsiniz, ben sadece sizin dediğinizi yaptım” derse ona ne diyeceksiniz? “Neden bu kadar aptalsın” mı? Ya da, “onlar sadece işin felsefesi, pratikte yok böyle bir şey” mi?
Gelinen nokta bir kez daha gösteriyor ki, Hrant devlet için öldürülen yüzbinlercesi gibi “sadece bir Ermeni”dir. Bir ulus-devlet inşasının önündeki engeldir. Onun kanını yine kendi milliyetçi pompalarını doldurmak için kullanmaya pek niyetliler. Ellerinden geleni de yapmıyorlar değil, lakin Hrant’ın arkadaşları bu kez azalarak değil, her geçen gün daha da çoğalarak geliyor. Bu cinayetin takipçileri ve bu türden cinayetlerin engellenebilmesi adına sesleri artık daha gür ve daha sağlam, devlete rağmen devlete karşı.
Kaynak : demokrathaber.net |