| ŞENOL KARAKAŞ: Devletin Siyasi cinayet geleneğiyle Ermeni düşmanlığı birleşince... |
|
|
|
| Samstag, den 04. Februar 2012 um 22:18 Uhr | |
|
17 Ocak’ta, Hrant Dink cinayetiyle ilgili mahkemenin vereceği kararı bekleyenler arasındaydım. Beş yılda 25 duruşma yapılmıştı ve karar duruşmasıydı. Kimsenin aslında bir beklentisi de yoktu. Yaptığımız açıklamalarda sık sık değindiğimiz gibi mahkemenin gelişimi Dink ailesi ve Hrant’ın arkadaşlarıyla dalga geçercesine süregitmişti. Mahkemenin kararı yine de düşük beklentilere sahip olanları bile çileden çıkarttı.
Hrant Dink’in avukatlarının, mahkemeden çıktıklarında yaptığı açıklama, Hrant Dink cinayetinin böyle bir mahkeme kararıyla sonuçlanmasının nedenini çok net bir şekilde özetliyordu. 'Devletin siyasi cinayet işleme' geleneğiyle, 'Ermeni düşmanlığı' geleneği, Hrant Dink cinayetinde kesişti. Mahkeme, başlangıçta 'çizilen sınır ne ise', orada durdu. Birkaç tetikçiye, sıradan bir cinayet suçuna verilen kadar ceza verildi. Cinayetin işlenmesinde dahli olan bir örgüt bağlantısını bu mahkeme tespit edemedi. Cinayette MİT yok, silahlı kuvvetler (TSK) yok, emniyet yok, ırkçı-faşist güruhlar yok, Ergenekon’un medya ayağı yok. Cinayet işlendiğinde İstanbul emniyet müdürü olan Celalettin Cerrah ne dediyse o: “Milliyetçi hassasiyete sahip birkaç genç tarafından gerçekleştirilen bir eylem...” Devletin cinayet geleneği ve Ermeni soykırımı. Bu iki geleneğin birleştiği nokta anlaşılmadan, tıpkı soykırımın devlet eliyle işlenmesi gibi, Hrant Dink cinayetinin de devlet eliyle işlendiği kavranmadan, duruşma akşamı Agos’un önünde yaptığı konuşmada Gülten Kaya’nın vurguladığı ve “mahkeme komedisi” olarak tarif ettiği durum anlaşılamaz. Dink ailesinin, Hrant Dink’in avukatlarının ve arkadaşlarının yıllardır üzerine basa basa dile getirdikleri hiçbir kayıt, ucu devlete dokunur korkusuyla araştırılmadı. Mahkeme tarafından ciddiye alınmadı. Mahkeme, kendisine tanınan sınırı en baştan beri çok iyi biliyordu. Mahkemenin sınırı, 'devlettir'. Devleti, toplumun gözünde saklayan kanla örülü o çizgi mahkemenin sınırını da tayin etmişti en baştan. Ceza alanlar arasından devletle en içli dışlı olan Erhan Tuncel, cezaevinde yattığı zaman düşünülerek serbest bırakıldı. Sanki, sadece Hrant Dink cinayeti değil, cinayet sonrasında yaşanacak yargı süreci de önceden bir simülasyona tabi tutulmuş gibi. Bu simülasyona göre, cinayetin tam göbeğinde yer alan devlet, bu mahkeme sürecinden hiçbir leke almadan sıyrılmayı planlamış. Hrant Dink cinayetinin üstü sadece bugünkü devletin tüm derin yapısını, iç bağlarını ve cinayetler üzerinde yükselen mantığını açığa çıkarttığı için değil; 1915’de işlenen soykırım suçunun üzerini örtmenin yolu da buradan geçtiği için örtülüyor. İşte mahkeme, tam da bu nedenden ötürü, Hrant Dink’in katillerini sıradan bir cinayetin failleri olarak suçlarken, devletin, hem de geçmişiyle birlikte dokunulmaz olduğunun altını çizdi... MEHMET TEZKANGİLLERİN TİRADI! Bütün bu sürecin, bir de “alçaklara kar yağdı” bölümü de var doğrusu. Bugünün modası, mahkeme kararından sonra, “aaa, örgüt yokmuş dediler!” çığlığıdır. Çığlık diyorum, zira, bunu modaya yükselten, yıllardır örgüt hakkında şüphe yaratan isimler. İki yüzlüler! Sesonline.net’de 1 Nisan 2011’de yayınlanan yazımda, “Ergenekon vardır” başlığını kullanmıştım. Orada öyle yazmıştım: “Ergenekon davası başladığından beri, “şüpheciler” adı verilebilecek bir odak, “sulandırıcılar” adı verilebilecek bir başka odakla el ele vererek, esas olarak, Ergenekon adı verilebilecek bir örgütlenmenin olmadığına kamuoyunu ikna etmeye çalışıyor. Utanma, İstanbul’da bir semt adı oldu. Utanmıyor, tv kanallarında insanların gözünün içine baka baka, Ergenekon’un, tüm dava sürecinin “fasa fiso” olduğunu anlatıyorlar. Bu insanlar için “İmamın Ordusu” bahane. Şahane olan, “yalancılar ordusunun” pervasızlığı. Hem şahaneler, hem yalancılar hem de pervasızlar! Ama günün sonu geldi. Ergenekon şüphecileri ve sulandırıcıları, bazı “şeyleri” kanıtlamak zorundalar.” (*) Ama alçaklara halâ kar yağmaya devam ediyor ve hiç ara vermiyor. Ergenekon’u sulandıranlar, esas olarak darbe karşıtı bir çığlık olan, “Yetmez ama, evet” kampanyasına saldırmayı, Ergenekon’u sulandırmanın yeni yöntemi olarak seçmiş durumdalar. Zatı şahanelerinden biri olan Mehmet Tezkan, 19 Ocak’ta “Hepimiz Hrantız, hepimiz Ermeniyiz!” sloganını atan on binlerin arasında, "mahçup yetmez ama, evetçileri" görmüş. Evet, inanmayacaksınız ama Tezkan, yememiş içmemiş, "mahçup Yetmez ama, evetçi" aramış demek Hrant’a doğru yürüyen on binlerce insan arasında. Ve yine inanamayacaksınız ama bulmuş!.. Halbuki, mahçup olmak bir erdemdir ve sokakta çalışan muhabirleri dışında pek bir erdemli şahısa rastlayamayacağını bile bile yine de Tezkan, kendi çalıştığı "firmaya" bir baksa, Hrant Dink cinayetinin işlenmesinde ve cinayetin üstünün örtülmesinde "suratı kıpkırmızı" olması gereken çok sayıda köşe yazarı bulabilir. Geçenlerde, “Azgın azınlık” manşetini atan Doğan grubu gazetesi, Mehmet Tezkan’ın çalıştığı gazetenin kardeşi değil miydi uzun yıllardır Bir yandan mahkemeye “Örgütü nasıl bulamazsınız” diye kızmak ama öte yandan örgüte karşı mücadele eden “Yetmez ama, evetçileri" 19 Ocak günü"mahçup bir şekilde görmek için" aramak, tam bir "örgüt kafası", tam bir "örgüt işi", tam bir "örgüt avukatlığı" yapmaktır. Her fırsatta suyu öylesine bulandırmaya çalışıyorlar ve öyle puslu ve kesif bir iklim yaratıyorlar ki, utanmasalar, geçen sene 24 Nisan’da benim de düzenleyicileri arasından bulunduğum "Ermeni soykırımında yaşamını kaybedenleri anma" etkinliğine saldırmaya çalışan bir partiyi bile 19 Ocak’ta görebilirdik. Zaten 21 Ocak’ta Aydınlık gazetesi, “Hrant cinayetinin uluslararası bağlantıları” manşetini attı... 2007 yılında, Hrant Dink’in cenazsine katılmayan "sol görünümlü meczup ulusalcılar", bu sene katıldılar. Ermeni soykırımının emperyalizmin bir yalanı olduğunu düşünenler, mahkemenin sahtekarlığından yola çıkarak AKP hükümetine bir çift laf etme fırsatı buldukları için oradaydılar. Hala, Karin Kararkaşlı’nın Agos’un camında yaptığı konuşmaya ve "liberal" olduğunu düşündükleri 'Hrant’ın arkadaşları'na saldırmakla meşguller. Neymiş, varlığı belli olmayan bir örgütü, yani Ergenekon’u hedef tahtasına oturturken, varlığı kesin olan bir örgütü, “cemaati” görmezden geliyormuşuz. Doğru! Çünkü, 1915 Ermeni soykırımını cemaat gerçekleştirdi, İttihat ve Tarakki’yi cemaat kurdu, cumhuriyeti cemaat inşa etti, İbrahim Şahin de Veli Küçük de cemaat aktivisti, Dersim katliamını 'İmamın Ordusu' gerçekleştirdi ve kuşkusuz Hrant Dink’i de cemaat katletti! Kafaları ne kadar karışık ve ne kadar düşkünler askerlerine, komutanlarına, ne kadar canları sıkılıyor İlker Başbuğ'ların tutuklanmasına, Balyozcuların hapiste yatmasına... Doğan grubunun bir başka parlak yıldızı da, “Evetinizle ustayı iyice coşturdunuz, ama yetmeziniz işitilmiyor” demiş. Bu veciz açıklamasıyla düşmanı doğru yerde arayanların kafasını karıştırıyor. Ergenekon’un dağıtılması için peşinden koşmaktan, darbecilere karşı amasız fakatsız mücadele etmekten vaz geçince böyle oluyor işte. Bir yandan özgürlük ve askeri vesayete karşı oylanan referandum maddelerini Tayyip Erdoğan’a destek gibi okuyor, bir yandan da AKP yönetici kadrosu, referandumdan “evet” oyu çıkmasaymış, AKP’lilerin Ermeni sorunu ve Hrant Dink cinayetinde geleneksel devlet refleksinden farklı bir tutum alacağı illüzyonu yaratıyorlar. Bunu nasıl yapabiliyorlar?.. Bilcümle “hayır”cının, istisnasız bir şekilde ulusalcı olduğu gerçeğini nasıl görmezden geliyorlar. Nasıl oluyor da, ulusalcı olmanın, Taner Akçam’ın nefis yazısında vurguladığı gibi, (Bknz. Talat Paşa'nın intikamı alınmıştır... /Taner Akçam ) Hrant Dink’i öldürmenin 'Talat Paşa’nın intikamı' anlamına geldiğini, "1,5 milyon + 1" vurgusunu gizlemeye yaradığını ve Ermeniler üzerindeki bugün hala devam eden ve kuşkusuz hükümetin de etkin bir işlevinin olduğu tüm düzeyleriyle bir şiddet anlamına geldiğini görmezden gelmek, gizlemek anlamına geldiğini kavramıyorlar? Bu kafası karışıkların sıra yarışı hiç bitmeyecek! "..’Yetmez ama evet’ diye diye Hrant’ı öldürdünüz” diyeni de çıktı, çıkacak, 19 Ocak’ta "mahçup yetmez ama evetçi" arayanı da, “kirli savaşın sorumlusu ‘yetmez ama evet’tir" diyen de “yetmez ama, evet” diyenleri hükümete peşkir tutmakla suçlayan da... "Usta" coştuğu için şaşkınlar hep birlikte. "Usta" neden coşmasın ki, ya da ustanın coşmadığı zaman mı vardı? "Usta" dediğiniz, Tayyip erdoğan ve AKP yöneticileri, kendilerine yönelik darbe girişimlerine ses çıkartacaklar ama, orduyu dağıtmak, ordu olmaktan çıkartmak için değil elbette. Bunun neresini anlamıyorsunuz? AKP’nin demokrasiyle ilişkisi, her hangi bir burjuva partisinin demokrasiyle ilişkisi ne ise odur! Üstelik Ermeni soykırımıyla ilişkisi de o kadardır, cumhuriyetin üzerinde yükseldiği temel, Türkiye kapitalizminin üzerinde yükseldiği temel, iddia ettiğimiz gibi Ermeni soykırımıysa; AKP, ihtiyacı olan düzenlemeler dışında hiçbir adım atmaz... Atmaz! Ama biz atması için aşağıdan zorladığımızda, kitlesel bir hareketle onu adım atmak zorunda bıraktığımızda siyasi dengeleri değiştirebiliriz. “Yetmez"i duymayanlara tavsiyem, kulaklarını yıkatmalarıdır. Aynı medya grubu içinde "gürültüye" yıllarca maruz kalmak, geçici bir duyma problemi yaratabilir. Bu arkadaşları gerekli yerlere havale edip, Hrant Dink cinayetinde devletin rolüne bir kez daha bakmakta fayda var. Devlet en başından beri var bu işin içinde. Hrant Dink’i görüşmeye çağıran İstanbul vali yardımcısıyla, vali yardımcısının yanında Hrant Dink’i tehdit eden iki MİT görevlisiyle. Ramazan Akyürek’le, Trabzon’daki askeri yapılanmayla, Erhan Tuncel’i kullanan emniyet teşkilatıyla. 'Kafes Eylem Planı' adı verilen darbe girişiminin sorumluları, Ergenekon davasından tutuklu. Bu planda, Hrant Dink cinayetinden “operasyon” olarak bahsediliyordu. Devletin her döneminin adamı olan Cemil Çiçek, Ermeni Konferansı’nı “arkadan hançerlenme” olarak tanımlayan bugünkü TBMM başkanı, bu sürecin göbeğinde. Devlet, tüm yapılanmasıyla Hrant Dink cinayetinin en karanlık merkezinde. İşte mahkemenin koruduğu merkez de tam da bu karanlık nokta. Planlayan, bağlantıları kuran, finansman sağlayan, tetikçileri örgütleyen, katilin eline Türk bayrağı vererek resim çektiren, tehdit eden, tehdit etmek için valiliğe çağıran, darbe planlarında Hrant Dink’i ölüm listesine yerleştiren ve Hrant’ı 'Türklüğe hakaret ettiği' gerekçesiyle dava eden, yalan haberlerle Hrant’ı hedef tahtasına alarak cinayet iklimini yaratan medya ayağıyla devlet. Susurluk davası, devletin derinlerine bağlanma ihtimali belirdiğinde sona erdi. Sayısız siyasi cinayet, 16 Mart’tan, Abdi İpekçi’ye, Kemal Türkler’den Uğur Mumcu’ya kadar, ucu devlete dokunma ihtimali taşıdığı için, o noktada donduruldu. 19 Ocak 2007’de, bu devletin maskesi bir daha kullanılamayacak hale geldi. Hrant Dink öldürüldü ama birkaç gün içinde yüz binlerce insan, “Hepimiz Hrant’ız, hepimiz Ermeniyiz!” diyerek gelmiş geçmiş en büyük cenaze törenini gerçekleştirirken, “Hrant’ın katilinin Ergenekon devleti” olduğunu da açığa çıkarttı. Bu maske düşmüştür... Katil ortadadır. Başını kuma gömmesinin hiçbir faydası yoktur. Hükümet, meclis, yargı ne kadar korursa korusun, Hrant Dink’in arkasından yürüyenler, devlete dokunmaya kararlıdır. Bu davanın böyle bitmeyeceği çok açık. Ama bunun tek bir yolu var. Bu devlete Ermeni soykırımını kabul ettirme mücadelesi ile Hrant Dink cinayetinin açığa çıkartılması çabasının iç içe ilerlemesi... ___________________________________________________ (*) Bu yazıda Ergenekon’u sulandırmaya çalışanlara karşı şunu da eklemiştim: Hem şahaneler, hem yalancılar hem de pervasızlar! Ama günün sonu geldi. Ergenekon şüphecileri ve sulandırıcıları, bazı “şeyleri” kanıtlamak zorundalar: a.) Bu memlekette darbe olmadığını kanıtlayacaklar, b.) 28 Şubat’ın bir darbe olmadığını kanıtlayacaklar, c.) 27 Nisan’ın bir darbe girişimi olmadığını kanıtlayacaklar, d.) Askerler, subaylar, emekli askerler, emekli ordu komutanları, mevcut ordu komutanları, medyanın köşeli bazı isimleri, bazı bürokratlar, bazı polisler, bazı akademisyenler, bazı gazeteciler, bazı “sivil toplum” temsilcileri, bazı faşistler, bazı okumuş ırkçılar ve milliyetçiler, bazı partiler bir dalganın üzerinde birleşerek darbeye zemin hazırlamıyorsa, Ümit Kıvanç’ın dediği gibi darbeleri sadece ve sadece simitçilerin planlayıp örgütlediğini kanıtlayacaklar, e.) Yer altından çıkan silahların, bombaların, aslında 'silah ve bomba olmadığını', en azından İlker Başbuğ’un yaptığı gibi “boru” olduğunu kanıtlayacaklar, f.) Toplu mezarların, toplu mezar olmadığını kanıtlayacaklar, g.) Albay Dursun Çiçek’in imzasının ıslak imza olmadığını kanıtlayacaklar, ğ.) Hrant Dink cinayetinin sadece birkaç tetikçinin işi olduğunu ispatlayacaklar, h.) Misyonerleri öldürmek üzere örgütlenenlerin, “korkutun dedik, öldürmüşler” diyen komutanların aslında var olmadığını kanıtlayacaklar, ı.) On binlerce Kürt’ü öldüren savaşın demokrasinin gereği olduğunu kanıtlayacaklar, i.) Danıştay cinayetinin İslamcı teröristlerin işi olduğunu kanıtlayacaklar, j.) Rahip Santoro cinayetinin münferit bir olay olduğunu kanıtlayacaklar, k.) Susurluk’un öylesine bir trafik kazasının yaşandığı bir kent adı olduğunu kanıtlayacaklar, l.) Kemal Kerinçsiz’in avukat, Yalçın Küçük’ün dürüst bir akademisyen olduğunu kanıtlayacaklar, m.) Ayhan Çarkın’ın aklını kaçırmış bir bülbül, Çetin Doğan’ın artık anti emperyalist bir politik duruş sergilemeye karar veren bir komutan olduğunu kanıtlayacaklar, n.) Cami bombalamanın ve “İstanbul’un üzerine çökmenin” planlandığı bir toplantının darbe toplantısı değil, savunma taktiklerinin ele alındığı Harp oyunu olduğunu kanıtlayacaklar, o.) Başbakanların asılmadığını kanıtlayacaklar, ö.) Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının, Erdal Eren'lerin idam edilmediğini kanıtlayacaklar, p.) Yaşar Büyükanıt’ın bile gerçek olduğunu söylediği, dönemin “medya andıcının” sahte olduğunu kanıtlayacaklar, r.) Tabii ki Kenan Evren’in eski bir Cumhurbaşkanı ve faal bir ressam olduğunu kanıtlayacaklar, s.) 28 Şubat’ta yarım yamalak darbe yapan askerlerin, bu darbeyi tamamına erdirmek için bir daha asla hiçbir adım atmadıklarını, asker kişilerin böyle adımlar atmayacağını kanıtlayacaklar, ş.) Özden Örnek’in yazdığı günlüklerin Alper Görmüş’ün hayal ürünü olduğunu kanıtlayacaklar, t.) Mustafa Balbay’ın sadece askerlerle öğle yemekleri yemekten hoşlanan bir gazeteci olduğunu kanıtlayacaklar, u.) Derin devlet, kontrgerilla gibi örgütlenmelerin olmadığını kanıtlayacaklar, Çetin Doğan’ın Mehmet Ağar ve Tansu Çiller’den daha “temiz” olduğunu kanıtlayacaklar, ü.) Bu da kanıtlanması gereken son madde olsun: Yılmaz Özdil’in bir ırkçı değil, bir yazar olduğunu kanıtlayacaklar... Kaynak: Sesonline.net, 23 Ocak 2012 |
Top 10
- Die Anerkennung des Völkermords und die US-Politik
- “Eine tatsächlich Öffnung des türkischen Staates steht noch aus”
- Eyewitness accounts of the Armenian genocide from the Danish archives: Digin Versjin
- Die Kurden und der Völkermord an den Armeniern - Einige Stellungnahmen von kurdischen Politikern und Autoren
- Erika Steinbach und der Zentralrat der Armenier in Deutschland
- Wie in Deutschland das Image eines despotischen Regimes aufpoliert wird
- Gibt es neue Lösungsmechanismen im Karabach-Konflikt?
- Missak Manouchian
- ‘A Fate Worse Than Dying’: Sexual Violence during the Armenian Genocide
- Völkermordleugnung als Normalität
Suche - Search
Termine
19. Mai 2012 ab 17:00 Uhr
Gedenkveranstaltung an die Opfer des Genozids an den Pontosgriechen 1916-1923
Vortrag von Dr. Tessa Hofmann
Ort: Gesamtschule Ronsdorf, An der Blutfinke 70, 42396 Wuppertal
Veranstalter: Kulturverein der Griechen aus Pontos in Wuppertal und Umgebung
19. Mai 2012 ab 16:00 Uhr
Schweigemarsch anlässlich des Gedenktages des Völkermords an den Pontos-Griechen
Start: Wilhelmsplatz 10, 70182 Stuttgart
Ziel: Kranzniederlegung am Stauffenbergplatz am Mahnmal für die Opfer des Nationalsozialismus
Ankündigungsflugblatt der Veranstalter >>
10. Mai bis 24. Juni 2012
„Der vergessene Völkermord“
Austellung mit Aufnahmen, die Armin T. Wegner von der Vertreibung und den Morden an den Armeniern machte
Ort: Mahn- und Gedenkstätte Steinwache, Steinstraße 50, Dortmund
Öffnungszeiten: dienstags bis sonntags von 10 bis 17 Uhr
Eintritt ist frei!
Ohne Kommentar
„Der Zentralrat der Armenier in Deutschland (ZAD) hat den Veranstaltern des Steiger Award eine machtvolle Demonstration der Empörung versprochen“ (ZAD-Info, 15.03.2012)











